Yazılar
 
Arş. Gör. İskender KARAKAYA
iskenderkarakaya@hotmail.com

Üçüncü Dünya Güvenliği, Küreselleşme ve Tunus, Mısır, Libya’daki Halk Devrimleri

“Devletin egemenlik ve yetki alanı içerisinde yer alan birçok işlevsel alanda olduğu gibi küreselleşme hem güvenlik kavramının içeriğinde hem de güvenliğin elde edilme yolları üzerinde önemli dönüşüm/değişimlere neden olmuştur. Küreselleşme devletin hem dış çevresini hem de içerisini değiştirmekte/dönüştürmektedir. Bugün güvenlik kavramındaki dönüşüm aslında devletin içindeki daha derin toplumsal dönüşümlerin bir sonucudur.”[1] Ian Clark’ın 1999’da “Küreselleşme ve Uluslararası İlişkiler” adılı eserinde yaptığı bu tespiti bundan on iki yıl sonra Kuzey Afrika’daki halk hareketleri bağlamında değerlendirmek meydana gelen değişimleri anlamada farklı bir bakış açısı sağlayacaktır. Bu yazıda 2011’in ilk çeyreğinde “Tunus, Mısır ve Libya’da meydana gelen halk devrimleri” Muhammed Ayoob’un “Üçüncü Dünya Güvenliği” yaklaşımı kapsamında değerlendirilmeye çalışılacaktır. Fakat buna değinmeden önce güvenliğin geçirdiği tarihsel dönüşüme kısaca göz atmakta fayda vardır.

 
 
Güvenliğin anlamı ve tarihçesi

“Güvenlik” kavramı üzerindeki tartışmalar “uluslararası ilişkilerde savaş nasıl önlenir?” sorusunun cevabını arama çabası ile ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda güvenlik kavramının özünü oluşturmaktadır. “Güvenlik” kelimesi anlamı itibari ile “korku, kaygı içinde olmamak, normal yaşamak” manasında kullanılmıştır. Bununla beraber 18. yüzyıldaki güvenlik anlayışı modern anlamından farklı biçimde olmuştur. 18. yüzyılda “toplum sözleşmeleri” ile “bireyin fiziksel güvenliği” ve “mülkiyetin güvenliği” ön plana çıkmıştır. Bireyin kendisinin sağlayamadığı güvenliği devlet ona sağlamıştır.  Rousseau, Montesquieu ve Locke bu konuda eserler ortaya koymuşlardır.  Öte yandan devletin güvenliği konusu ise devlet sınırları içerisindeki “ticaret burjuvazisi”nin güvenliği olarak anlaşılmıştır. Aslında Batı’da kişilerin saldırıdan korunması için devlet kurulmuştur. Egemenin birincil görevi güvenliği sağlamaktır. Devlet burada asıl olan tek yetkili olmakla birlikte modern anlamda devlet bir güvenlik aygıtı olarak belirmiştir. Güvenliği ancak devlet sağlayabilir anlayışı bu dönem egemendir. Bu bakımdan birey ancak kendisini devletin içerisinde güvende hissetmektedir.

 
20. yüzyılda güvenliğin tarihsel evrimi

20. yüzyılda güvenliğin gelişimini beş döneme ayırmak mümkündür. Birinci dönem; 1919-1950’nin ikinci yarısını kapsayan “uluslararası güvenlik” yıllarıdır. “Karşılıklı bağımlılık”, “uluslararası hukuk”, “demokrasi”, “silahsızlanma”, “güvenlik açmazı” gibi kavramlar dönemin karakterini yansıtmaktadır. İkinci dönem; 1950’lerin ikinci yarısı ile 1980’lerin ortalarına kadar devam eden “ulusal güvenlik” dönemidir. Bu dönemde kavramsal tartışmalar yerine hangi silahların güvenliği sağlayacağı arayışı öncelik halini almıştır. Reelpolitiğin benimsendiği pozitivizmin egemenliğinin hakim olduğu bir dönemdir. Uluslararası ilişkiler bu dönemde hâkimiyet alanını genişletmiştir. Disiplinin kendisi güvenlik çalışmaları haline gelmiştir. Bu dönem aynı zamanda ulusal güvenliğin askeri güvenliğe indirgendiği bir yapıdadır. Bunun yanında anarşik yapının kabul edildiği ve realizmin hâkim olduğu bir karakterdedir. Üçüncü dönem 1980’lerin ikinci yarısı ile 1990’larda devam eden uluslararası güvenlik dönemi olarak isimlendirilmektedir. Ancak bu dönemde realizmin hegemonyası kırılamamıştır. Dördüncü dönem 1990-2001 arasını kapsayan “küresel/toplumsal güvenlik” dönemidir. Alternatif güvenlik yaklaşımları bu dönemde mevcuttur. Beşinci dönem ise 2001 ile başlayan ve devam eden “küresel terörizm” kapsamındaki genişlemedir. Teorik bakımdan zengin bir periyodu ifade etmektedir.

Ian Clark’a göre küreselleşme ile güvenlik arasında bir bağlantı vardır. Güvenliğin “özü” ve “edinilme şekli”ni içerir. Burada hakim görüş küreselleşmenin devleti dışarıdan etkilediği ve güvenlik ortamını dönüştürdüğü üzerine olmaktadır. Ian Clark, bu tür çıkarımların yanıltıcı ve kusurlu olduğunu söylemektedir: Devletler üzerinde ve ötesinde meydana gelen “küreselleşme” kavramı yanıltıcı ve aynı zamanda devletler üzerinde dışarıdan yeni bir sınırlayıcı olarak betimlenmiştir.

Güvenliğin özünde meydana gelen değişimler aynı zamanda ve eş zamanlı olarak “iç dönüşümleri” de yansıtmaktadır. Dolayısı ile küreselleşme aynı zamanda dışarıda olan bir şey değil burada içinde yaşanılan bir süreç olarak görülmelidir. Yani dışarıdan zorla dikte edilen sistemik bir olgudan ziyade başlı başına devletler dahilinde yapılmakta olan “toplumsal pazarlıklar”ın bir belirtisidir. Ian Clark’ın tespitine göre “güvenlik satın alınan en temel hizmettir. Bu konuda devlet ile bireyler arasında görünmeyen bir anlaşma” vardır[2]

Güvenlik analiz edilirken devlete odaklanıldığında birbiri ile alakalı birçok mesele gündeme gelmektedir. Aslında burada önemli olan kimin güvenliği sorusunun cevabıdır. Burada “devletin vatandaşları” cevabı ön plana çıkmaktadır. Ian Clark yeni güvenlik sisteminde üç örnek vermektedir. Bunlar “etnik kimlik, nüfus hareketleri ve yeni ekonomik güvensizlik biçimleri”nin ortaya çıkmasıdır. Bu noktada Muhammed Ayoob’un üçüncü dünya güvenliği söylemi üzerinden Kuzey Afrika’daki halk devrimlerine bakmakta fayda vardır.[3]

 
Üçüncü dünya güvenliğinin temel varsayımları ve araçları

Muhammed Ayoob’a göre şimdiye kadar ki güvenlik tartışmaları veya söylemleri Batı güvenliğine yönelik tartışmalardan doğmuştur. Ona göre Üçüncü Dünya’nın güvenlik algılaması Batı’dan farklıdır. Bu açıdan bazı saptamalar yapmıştır: Birincisi; “küreselleşmenin taraftarları” ve “küresel toplumun yandaşları”nın güvenlik alanını etkileyen yasal, teknolojik ve normatif değişiklikleri fazla abartmıştır. İkincisi; - aynı grupların - devletin sağlamlığını ve güvenliğini sağlayan başlıca rolünü ve güvenlik kararını almada en önde gelen konumunu küçümsedikleri varsayımıdır. Üçüncüsü; gerçekçi dünyanın retorik ile birleştirilerek liberal olarak resmedilmesi global Kuzey’in politika yapıcıları ve analistleri tarafından yapılan bir girişimdir. Dördüncüsü; global Kuzey devletleri arasındaki güvenlik ilişkileri, Kuzey ve Güney arasındaki güvenlik ilişkilerinden ve Güney’in kendi içerisindeki ilişkilerden farklı bir mantığa tabi olmaktadır. Beşincisi, uluslararası ilişkilerdeki belli başlı paradigmaların hiçbiri (neoliberalizm veya neorealizm) bugün yaşadığımız dünyadaki belli başlı güvenlik problemlerini yeterli derecede tanımlamak ve açıklamak noktasında değildir. Altıncısı, uluslararası sistemdeki çatışmaların büyük çoğunluğunun yansıra uluslararası sistemin üyelerinin çoğunun Güney’de bulunması, Üçüncü Dünya’ya odaklanılmadan ele alınan uluslararası güvenlik meselelerinin yeterli derecede açıklanmasının mümkün olmadığıdır.[4]

Aslında Ayoob’un da dediği gibi Üçüncü Dünya hem Güney-içi ilişkiler hem de Üçüncü Dünya’nın Kuzey ile ilişkileri şeklinde iki boyutla ele alınabilir. Bu açıdan Kuzey Afrika’daki ülkeleri “üçüncü dünya” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Ayoob küreselleşme taraftarlarını bir konuda eleştirmektedir. Çünkü onların tespitine göre uluslararası ilişkiler arenasında devletler tarafından işgal edilen konum gerilemektedir. Ayoob bunun Batı merkezli bir analiz olduğunu açıklamaktadır. İkinci eleştirisi ise güvenliğin devletlerin güvenliğinden ziyade “vatandaşların güvenliği” olduğu söylemi ve devletlerin vatandaşları için başlıca tehditlerden biri olduğunun üzerinde durmasıdır. Aslında o bütün bu argümanları Batı merkezli ve neoliberal retorik ile uyumlu kazançlar olarak görmektedir. Dolayısı ile var olan statükonun korunmasını Batılılar kendileri için bir amaç olarak düşünmektedir. Bu durum Üçüncü Dünya'nın yaşadığı kendi iç dönüşümsel güvenlik sorunlarını yansıtmamaktadır.

Ayoob politik anlamda insani müdahale kapsamında egemenlik engelinin kaldırılarak küresel Kuzey’in baskın güç olmasının devam ettiğini iddia eder. Aslında bu girişimler Üçüncü Dünyadaki devletlerin sağlıklı bir biçimde büyüyüp gelişmesini de engellemektedir. Ayoob’a göre Kuzey’in karşı karşıya olduğu tehditler ile Güney’in karşı karşıya olduğu tehditler farklıdır. Burada “the tale of two worlds(iki dünyanın hikayesi)”deyimini kullanmıştır. Bu noktada küresel Kuzey’in neoliberal paradigma ile açıklamaya çalıştığı “güvenlik açmazı” ve “ekonomik liberalizasyon” konuları üçüncü dünyanın içerisinde sorunlara neden olmuştur. Bu sorunlar daha sonra içselleştirilmiş ve küreselleşme ile eş zamanlı yaşanır hale gelmiştir.

Ayoob herhangi bir meselenin güvenlik konusu haline gelmesi için önce “politize” olması gerektiğini savunur. Ekonomik, ekolojik problemler ve insan güvenliği konuları devletin kurumları, sınırları ve rejimi açısından sorun olarak algılanmadıkça güvenlik konuları değildir. Ayoob’a göre güvenliğin politik tanımında tehditlerin sadece dışarıdan değil içeriden de olabileceği vurgulanmıştır. Bunu “kara kutu (black box)” olarak resmeder. Devletin karşı karşıya kaldığı tehditler anlamak için bu” kara kutu”nun açılması gerekmektedir. Aslında Ayoob bize insan güvenliğinin devlet güvenliğinden üste tutulmamasının bireyi daha güvensiz hale getirdiğini belirtmektedir. Çünkü Ayoob’un işaret ettiği üçüncü dünyada devlet güvenliği sağlamaktan uzaktır. Bu bireyleri daha güvensiz kılmıştır. Bu kapsamda Kuzey Afrika ülkeleri bireyi güvenlik sağlayamamaktadır. Despot rejimler, tek adam yönetimleri bireyi baskı altına almış onun özgürlüğünü kısıtlamışlardır. Devletin güvenliği sağlayamaması daha sonra bölgesel ve etnik çatışmalara, komşu devletlerin karıştığı sorunlara neden de olabilmektedir. Özetle Ayoob küreselleşmede etkileyenler etkilenenlere göre daha kazançlıdır sonucuna varmaktadır. Güvenliğin politik konsept olarak tanımlanması ve bunun otorite, düzen ve koruma ile sınırlandırılması gerektiğini savunmaktadır. Ona göre “ekonomik liberalizasyon” ve “askeri teknolojik devrim” işin içine girdiğinde devletler güvensiz hale gelmektedir.

 
Kuzey Afrika’daki Halk Hareketleri

Kuzey Afrika’da 2011’in ilk çeyreğinde gerçekleşen halk devrimleri ilk başta büyük devletlerin istekleri doğrultusunda gerçekleştiği düşünülse de zaman ilerledikçe hepsinin farklı yapısal sebepleri olduğu görülmüştür. Batılıların güvenliği “ekonomik güvenlik” ve “kimlik” olarak tanımladığı noktada Kuzey Afrika’daki insanların talepleri çok farklıydı. Ayoob’un da vurguladığı gibi “retorik anlamda birbirine bağlı neoliberal politikaların ve bunların kazançlarının uluslararası adil kazançlar gibi gösterildiği” Batılıların uyguladığı bir politikadır. Bu açıdan incelendiğinde “2011 halk devrimleri”ndeki ekonomik ve siyasi özgürlük talepleri öne çıkmıştır. Bu elbette küreselleşmenin dışsal bir etkisi olmakla birlikte var olan etkileşim ve oluşan ekonomik durum ile beraber derin toplumsal dönüşümleri beraberinde getirmiştir. Küreselleşme aslında dışarıdan etkileyen değil Kuzey Afrika’da yaşanan toplumsal bir süreç halini almıştır. Bu noktada bu ülkelerin iç yapılarına değinmek yararlı olacaktır. Örneğin, Mısır’da güçlü bir orta sınıf yoktu. Dolayısı ile muhalefet var olan siyasal sistem ve devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in uyguladığı politikalar neticesinde kendisini meşru siyaset zemininde ifade edemiyordu.[5] Diğer yandan Libya’da modern/güçlü bir burjuvaziden ziyade aşiretlerin denge sistemine dayalı bir iktidar yapısı mevcuttu. Muammer Kaddafi etrafındaki bir siyasi elit hem siyasi hem de ekonomik avantaj sağlamaktaydı. Kendisine rakip olabilecek kişiler ya sürgünde ya da hapse atılıyordu. İçlerinde en iyi gibi gözüken Tunus ise eğitimli nüfusuna rağmen ekonomik anlamda neo-liberal politikalardan sıkıntı çekmekte ve işsizlik artış gösteriyordu. Eski başkan Habib Burgiba’nın laik yönetimi ve arkasından gelen Zeynel Abidin bin Ali’nin uygulamaları ülke içerisindeki nüfusta bu tarz bir algı yaratmıştı. Ülkenin İtalya ve Fransa ile girdiği ekonomik bağlar ülkeye zarar vermekteydi.[6] Bütün bunlar bir araya geldiğinde devrimlerin ekonomi-politiği de ortaya çıkmaktaydı. Aslında küreselleşme elbette bu ülkeleri etkilemiştir. Ama iddia edilebilecek bir güçlü bir argüman bu devrimlerin kendi iç ekonomi politiği olduğudur.

Ayoob’a göre yukarıda belirtildiği gibi “ekonomik ve ekolojik problemler ve insan güvenliği konuları devletin kurumları ve rejimleri açısından sorun olarak algılanmadıkça güvenlik konuları” değildir. Bir konunun güvenlik konusu haline gelmesi için politize olması gerektiği yukarıda söylenmişti. Kuzey Afrika’daki muhalif hareketlerin iktidar talepleri bunları karşılamaktadır. Ian Clark’ın dediği gibi güvenlik konusu devletler dahilinde yapılan “toplumsal pazarlıklar” olarak algılanmaktadır. Örnek verilecek olursa Mısır’da her ne kadar devrime önderlik etmese de Müslüman Kardeşlerin varlığı ve bağımsız seçimlere girmek istemesi bu açıdan anlamlıdır. Tunus’ta Zeynel Abidin bin Ali kendi yandaşı sendikalar dışında sendikalaşmaya izin vermemekte, camileri namaz saatleri dışında kapatmakta ve halka karşı katı laik bir politika uygulayarak olası bir köktenci muhalefetin önüne geçmek istemektedir. Libya’da Muammer Kaddafi bir dönem Batı’ya karşı radikal İslam’ın kanadında yer alsa da kendi açısından böyle bir sorunu yoktur. Yani güvenlik karşılıklı ilişkiler sonucu ortaya çıkmaktadır.

Esasında “radikal İslamcı” akımların bu ülkedeki iktidarlar üzerinde yaratığı tehdit çok önemlidir. Tunus’ta önceki başkan Burgiba döneminde izlenen laik politikalar dikkat çekmiştir. Habib Burgiba, İslam ile çatışmayan bir laik devlet yapısı arzulamıştır. Kendisini bir nevi “II. Atatürk”olarak görmek istemiştir. Elbette buna karşı Orta Doğu’da Müslüman Kardeşlerden etkilenen Raşit Gannuşi önderliğindeki Nahda grubu İslamcı çizgisi ile ön plana çıkmıştır. Burada bir bakıma Batılı perspektiften gözüken İslamcı tehdit aslında ülke içerisinde halk kitlelerinin rejimle çatışması şeklinde tezahür ediyordu. Zeynel Abidin bin Ali ise 1987-1989 dönemindeki ılımlı tavrını 1989 sonrası terk etmiş İslamcı partilerin liderleri(Gannuşi gibi) sürgüne gönderilmiştir. Benzer bir durumu Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimi ile mücadele eden Müslüman Kardeşler yaşamıştır. Dolayısı ile Üçüncü Dünyanın bir başka sorunu küreselleşmenin dışsal etkisine karşı içeride güçlenen ve bağımsız bir şekilde yapılanan “radikal İslam” tehdidi olmuştur. Çünkü Batılıların en büyük korkusu Tunus, Mısır ve Libya’da köktenci rejimlerin iş başına gelmesidir. Mısır bu bakımdan kritik bir örnektir. Eşit ve özgür seçimlerde Müslüman Kardeşlerin iktidarı kesin gibi gözükmektedir. Libya’da Kaddafi karşıtı güçler içerisinde belli oranda İslami çizgide grupların varlığı iddia edilmektedir.

Sonuç:

Sonuç olarak şu söylenebilir. Ayoob’a göre Batı’nın ve dolayısı ile Kuzey’in Güney’i ve Güney içi ilişkileri bir bakıma kendi ürettiği kavramlar ve metodlarla değerlendirmesi sorunun özüne inmesine engel teşkil etmektedir. İnsan güvenliği ve ekonomik liberalizasyon ile Üçüncü Dünya’nın en çok ihtiyacı olan sağlıklı devlet aygıtı, kurumları ve işleyişi tahrip olmaktadır. Bununla beraber Kuzey’in “insani müdahale” kapsamında bu ülkeleri fiili anlamda da zarar vermesi tahmin edilemez zararlara neden olmaktadır. Ayoob bize güvenliği sağlamada temel gerekliliğin güçlü devlet olduğunu söylemektedir. Ancak bu durum bireylerin devlet tarafından da güvensizleştirilmesi anlamına da gelmemektedir. Bireylerin ancak egemen/kurumsallaşmış devletlerin altında güvenliklerini sağlayabileceğini vurgulamaktadır. Ancak örneğin Libya’daki NATO harekâtı Libya’daki egemenliği sarsan ve Kaddafi’ye karşı gerçekleştirilen bir operasyon olarak kalmamakta aynı zamanda Ayoob’un dediği gibi içselleşmiş güvenlik sorunlarını da arttırmaktadır.[7]

Ian Clark “küreselleşme burada bir yerlerde yaşanan bir süreç” derken halkın taleplerine, etkileşime ve içselleştirmeye dikkat çekmişti. Ancak Ayoob bunun dışarıdan müdahale sonucu Üçüncü Dünya’da yarattığı tahribatı ve güvenliği nasıl etkilediğinin altını çizmiştir. Bu bakımdan Kuzey Afrika’daki halk devrimlerini bu açıdan bakmak bize farklı bir bakış açısı sağlayacaktır.

İskender Karakaya'nın CV'si için tıklayın.



[1]        Ian Clark, Globalization and International Reations Theory, New York, Oxford Press Nc., 1999, s. 107.

[2]        Ian Clark, a.g.e., s. 107-108.
[3]        Ian Clark, a.g.e., s. 110-113.

[4]        Muhammed Ayoob, “Security in the Age of Globalization”, Globalization, Security and the Nation State, , 2005, s. 9.

[5]        Veysel Ayhan ve Nazlı Ayhan, “Mısır Devriminin Ayak Sesleri: Bir Devrin Sonu Mu?”, Orsam Rapor, No: 27, Şubat 2011, s. 16-18.

[6]        Muhammed Adil, “Tunus Halk Devrimi ve Sonrası”, Orsam Rapor, No:36, Mart 2011, s. 8-9.

[7]        Veysel Ayhan ve Nebahat Tanrıverdi, “Libya Savaşı, Uluslararası Müdahale ve Türkiye”, Orsam Rapor, No: 38, Mart 2011, s. 21-22.

 
01.07.2011 16:36
Yazarın Diğer Yazıları
Bu site içeriğinin telif hakları Uluslararası Çatışma Çözümleri Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz. Bu sitede yer alan CICR'nin kurumsal bilgileri ile CICR Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; CICR'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
MARKA
© 2017 - Uluslararası Çatışma Çözümleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bu web sitesi T.C. Doğu Marmara Kalkınma Ajansının desteklediği “MARKA/11-01/TD01-030” 2011 yılı Teknik Destek Projesi kapsamında hazırlanmıştır.
İçerik ile ilgili tek sorumluluk YALOVA ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI ÇATIŞMA ÇÖZÜMLERİ UYGULAMA ve ARAŞTIRMA MERKEZİ 'ne aittir ve T.C. Doğu Marmara Kalkınma Ajansının görüşlerini yansıtmaz.