Yazılar
 
Yrd. Doç.Dr. Mehmet A. UĞUR
maugur@yalova.edu.tr

Barış Çalışmalarında Birleştirici Müzakere Tekniği

Anlaşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü konusu üzerinde çokça konuşulan, ancak kapsamının ne olduğu üzerinde fazlaca fikir birliği sağlanamayan alanlardan biridir. Özellikle konunun teorisyenleri ile pratisyenlerinin muhtelif anlaşmazlıkları farklı düzlemlerde ele almaları bu konuda ortak bir dil geliştirmenin ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Elbette kimi durumlarda birden bire patlak veren uluslararası krizler politikacıları çok hızlı düşünüp karar vermeye zorlamakta, kriz yönetimi moduna geçen karar vericilerin farklı geleneklerden beslenen teorisyenlerden yeterince ve zamanında destek almalarını mümkün kılmamaktadır. Bunun tam tersi kimi durumlarda ise akademik kökenli bazı karar vericilerin alışılmışın dışındaki uygulamaları teorisyenleri harekete geçirmekte ve uygulamadan yola çıkarak yeni çatışma çözüm teknikleri geliştirilmesine fırsat oluşturabilmektedir.

Elbette anlaşmazlıklara barışçıl çözümler üretmek bir metot olarak hayatın her alanında uygulanabilir. Biz uluslararası ilişkiler uzmanı akademisyenler doğal olarak bu tekniğin kendi alanımızdaki uygulamasıyla ilgileniyoruz. Gerek geçtiğimiz yüzyılın temel göstergeleri, gerekse ülkemizin genlerine zamanla kodlanmış bazı refleksler çevremizde olup biten ve çoğu zaman bizleri de yakından ilgilendiren meseleler karşısında değişmez bazı duruşlar sergilememize neden olmaktadır. Halbuki birbirinin kopyası gibi görünen iki olay bile ya zaman (temporal) ya da mekan (spatial) boyutu ile farklıdır ve dolayısıyla farklı bir yaklaşımı gerekli kılabilir. Benzer mantıkla örneğin milli çıkar kavramı bile zamana göre anlam değiştirebilir.

Tüm bu nedenlerle çatışma çözümü konusunda stratejik duruşlar sergilemek ve zamanı dondurmak için çırpınmak yerine çok daha esnek bir prensipler dizisi belirleyerek yola çıkmanın daha çözüm odaklı bir yaklaşım olduğu daha modern ve kabul gören bir yöntemdir. Türkiye’de bir taraftan çatışma çözümlerinden bahsederken diğer taraftan hala geçtiğimiz yüzyılın parametreleri ve stratejik hesaplarıyla yola çıkan ve buna paralel olarak değişmez duruşlar belirleyenler bu anlamda zamanın gerisinde kalmaktadırlar.

Barışçıl çözümler üretme teknikleri üzerindeki temel görüş farklılıklarından birinin konunun teorisyenlerinin hangi gelenekten geldiği ile yakından alakalı olduğu görülmektedir. Bu anlamda hukuk eğitimi almış olanlarla diplomasi altyapısına sahip olan akademisyenler farklı duruşlar sergilemektedir. Son on yılda sıkça tartışılan ‘hukuksallaştırma’ (legalization) konusu çatışma çözümü konusuna hukukçuların yaklaşımını ortaya koymaktadır. Buna göre uluslar arası yapının anarşik niteliğine karşı kullanılabilecek en sağlam yöntem her soruna hukukta bağlayıcı bir çözüm üretmektir. Ancak bunu savunan akademisyenlerin temel varsayımı milli egemenlik (sovereignty) kavramının çağdışı kaldığı ve bunun yerine uluslar arası topluluğu oluşturan her üyenin milletler üstü bir hukuk sisteminin her meselede uygulanabilirliğini kabul etmeleri gerektiği üzerine kuruludur. Bu varsayıma göre esnek prensipler değil bağlayıcı hukuk, prensipler değil mutlak kurallar, diplomasi ve müzakere değil uluslar arası mahkemeler ve ulus üstü örgütlenmeler etkin olmalıdır. Bu görüşe göre ikili ya da çoklu müzakere (negotiation) ve arabuluculuk (mediation) yöntemleri yerine tahkim (arbitration – adjudication) yöntemi tercih edilmelidir.

Takdir edilmelidir ki sürdürülebilir bir barış ortamının oluşturulması için taraflarda bir mağlubiyet hissinin oluşmaması çatışma çözümünde esas teşkil etmelidir. Meselelere hukuk düzleminde çözüm üretmeye çalışmak en basit ifade ile %51 haklı olan bir tarafın kazanması anlamına gelmektedir. Bu ise büyük ihtimalle iki tarafı da kazançlı çıkaracak bir barış ortamına hizmet edemeyecektir. Diğer taraftan, beğenelim ya da eleştirelim, dünya devletlerinin hala Westphalia geleneğine sımsıkı bağlı kaldıkları bir ortamda hukuk adına dahi olsa ulus üstü bir makam tarafından yargılanmayı kabul edeceklerini düşünmek gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira iç hukuk sisteminde bile hukuk kuralları toplumun ihtiyaçlarından doğar. Buna mukabil tarafların esnek prensipler ve bağlayıcı olmayan normlar çerçevesinde masa etrafında bir araya gelerek sorunlarına çözüm üretmek için müzakere tekniklerini kullanmaları daha gerçekçi ve bir o kadar da umut vadeden bir yaklaşım olarak görülmektedir. Unutulmamalıdır ki, günümüzde ikili ya da çoklu müzakereler sonucu varılmış olan yazılı anlaşmalar hala uluslar arası hukukun en temel kaynağını teşkil etmektedir. Yalnız, bu yorumdan yola çıkarak bağlayıcı hukuk kuralları oluşturmayı ve 17. yüzyıldan kalma milli egemenlik kavramının çağa uygun bir şekilde içinin yeniden doldurulması gerektiğini önemsemediğimiz anlaşılmamalıdır. Burada maksat sadece teorik katkı değil aynı zamanda pratiğe en fazla faydayı sağlayacak katkıyı yapmaktır.

Müzakere etmekten maksat ne olmalıdır? Hangi durumlarda nasıl bir müzakere yöntemi uygulanmalıdır ve taraflar karşı tarafta bir mağlubiyet hissi uyandırmadan nasıl kazanabilirler? Burada iki ayrı müzakere taktiğinden bahsetmek gerekmektedir: paylaştırıcı müzakere (distributive bargaining) ve birleştirici müzakere (integrative bargaining). Paylaştırma yönteminin başarılı olma ihtimali ancak ortada her iki taraf açısından da zarara uğrama anlamına gelmeyecek fazladan bir değer varsa mümkündür. Muhtemel bir anlaşma zemini (zone of possible agreement) olduğu müddetçe taraflar masa etrafındaki ağırlıkları nispetinde bu artı değeri paylaşırlar ve aynı anda kazançlı çıkmaları mümkün olur. Diğer bir ifade ile eğer masa üzerinde her iki tarafı da doyuracak kadar büyük bir pasta varsa bu tarz pazarlıktan taraflar mutlu ayrılacaklardır. Ancak gerçek hayatta olaylar genellikle bu mecazi anlatımdaki gibi vuku bulmaz ve çoğu zaman pasta ya küçük kalır ya da pasta üzerindeki ‘kiraz’ kolay kolay bölüşülemez. Bu durumlarda problemi gidermenin yöntemi yine mecazi bir ifade ile pastayı büyütmekten geçer.

Birleştirici müzakerenin can alıcı noktası mutlak anlamda bir doyuma her iki tarafın da ulaşamayacağını tarafların kabul etmesinde gizlidir. Masaya gelirken katı pozisyonlarla gelmek ve bundan taviz verilmeyeceğini de önceden ilan etmek bu bakımdan anlamsızdır. Zira tarafların en fazla kaçınmaları gereken şey budur ve karşı tarafı da pozisyonlarında direnmekten vazgeçirmek yarışmaktan ziyade işbirliği kanallarını açık bırakmaktan geçecektir. Sınırları önceden belirlenmiş milli çıkarlar bu anlamda çözüme hizmet etmeyecektir. Bunun yerine ortak çıkarları birlikte belirlemek ve daha öncelikli çıkarlar adına ikincil ya da üçüncül olanlardan vazgeçmek gerekebilecektir. Örneğin bir taraf için uzun vadeli bir çıkar diğer tarafa çok küçük bir maliyet getirecekse benzer bir amaç uğruna bu maliyete katlanmak yapıcı olacaktır. Üstelik bu tarz, iletişim kanallarını açık bırakacağından taraflar arasında bir güven ortamı oluşmasına katkı sağlayacak, aynı zamanda ortak bir takım projelerle her iki tarafta da işlem maliyeti (transaction cost) açısından bir avantaj sağlayacaktır. Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta bahsettiğimiz iki tarzın birbirinin zıddı olmadığı noktasındadır. Elbette birleştirici yöntemle taraflar masa üstündeki değeri büyütebilir, daha sonra da adilane bir şekilde paylaşabilirler.

Birleştirici müzakere yöntemi en başta prensipler açısından farklılık arz eder. Burada taraflar birbirlerini rakip olarak değil problem çözme ortağı olarak görür ve ona güvenirler. Temel hedef ise galip gelmek değil akılcı ve faydalı sonuçlar üretmeye çalışmaktır. Tarafların davranış biçimi karşı taraftan tavizler koparmak üzerine değil birlikte çalışarak kişileri ve meseleleri birbirinden ayırmak üzerine odaklanmıştır. Birleştirici müzakere karşı taraftan şüphe duymak üzerine strateji geliştirmez ve önceden pozisyon belirlemez. Yine benzer şekilde eğer varsa kırmızı çizgiler konusunda karşı taraf aldatılmaya ya da yanıltılmaya çalışılmaz. Bu tarz müzakerede tek cevaplı ve tek kazananı olan bir oyun oynanmaz. Her iki tarafın da kazanacağı (win-win) ve alternatifleri bol olan bir senaryo ortaya konulmalıdır.

Ülkemizde son yıllarda bu tarz bir müzakere yönteminin daha fazla uygulandığını söylemek mümkündür. Kimi bir asırlık geçmişe sahip bazı meselelere çözüm aramak için iyi niyet beyan etmek bile bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Unutulmamalıdır ki zaman içinde birbirine güveni kalmamış tarafları bir masa etrafında toplamaya çalışmak dahi kimi çevrelerce kabul görmemekte, girişimde bulunanları ülke içinde zor duruma düşme ikilemiyle de savaşmak durumunda bırakmaktadır. Burada en önemli görevlerden biri en başta da üzerinde durduğumuz gibi dikkatini anlaşmazlıklara barışçıl ve uzun vadeli çözümler arayan yeni merkezlere düşmektedir. Dünya gerçeklerini göz ardı etmeden ‘strateji’ yerine ‘müzakere’ anahtar kelimesinin daha fazla altını çizen arayışlar bu konuda ülkemizde var olan boşluğu ve yanlış algılamaları gidermekte faydalı olacaktır. Buna ek olarak siyasi karar vericiler de birdenbire patlak veren durumlar karşısında daha donanımlı ve beyin egzersizine sahip bir araştırmacı grubundan daha verimli bir şekilde faydalanacaklardır.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet A. Uğur'un CV'si için tıklayın.

04.07.2011 13:53
Yazarın Diğer Yazıları
Bu site içeriğinin telif hakları Uluslararası Çatışma Çözümleri Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz. Bu sitede yer alan CICR'nin kurumsal bilgileri ile CICR Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; CICR'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
MARKA
© 2017 - Uluslararası Çatışma Çözümleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bu web sitesi T.C. Doğu Marmara Kalkınma Ajansının desteklediği “MARKA/11-01/TD01-030” 2011 yılı Teknik Destek Projesi kapsamında hazırlanmıştır.
İçerik ile ilgili tek sorumluluk YALOVA ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI ÇATIŞMA ÇÖZÜMLERİ UYGULAMA ve ARAŞTIRMA MERKEZİ 'ne aittir ve T.C. Doğu Marmara Kalkınma Ajansının görüşlerini yansıtmaz.