Yazılar
 
Arş. Gör. Sefa ÖZTÜRK
sefaozturke@yahoo.com.tr

Avrupalılık ve AB'nin Bir Uluslararası Aktör Olarak Etkinliği

AB’nin etkili bir uluslararası aktör olması konusu, iki boyutta incelenebilecek bir meseledir. Bu boyutlar ilk olarak Roma antlaşmasından Maastricht’e ve oradan da Soğuk Savaş sonrası dünyasının yeniden şekillenme sürecine girdiği 90’larda AB’nin etkili bir uluslararası aktör olarak işleyip işlemediği, ikinci olarak ise 2000’lerde AB’nin karşı karşıya kaldığı meydan okumalar ışığında AB’nin bugün ve gelecekte etkili bir uluslararası aktör olup olamayacağıdır. Özellikle 2000’lerde küreselleşmenin etkisiyle AB’nin karşı karşıya durum, onun dış politikada etkisinin bugün ve gelecek için incelenmesini önemli kılmaktadır. Bu çalışmada bahsedilen iki boyuttan ikincisine odaklanacağız ve buna ek olarak burada AB’nin 2000-2010 arası dönemde küreselleşmenin hassaslaştırdığı ve geçirgenliği artırdığı bir dünyada ekonomik ve kültürel veya başka bir deyişle objektif ve normatif bir takım meydan okumalarla karşı karşıya kaldığı dolayısıyla bu sorunların AB’yi oluşturan değerleri yıpratarak AB’nin etkili bir uluslararası aktör olmasını engellediği fikri savunulacaktır.

 
Avrupalılık ve Dış Politika
AB coğrafyası 20. yy’ın ilk yarısında ideolojik ve ekonomik gerilimler sonucu büyük yıkımların yaşandığı bir coğrafyadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise aynı coğrafya -Balkanları ayrı tutarsak- büyük ölçüde bir refah ve istikrar alanına dönüşmüştür. Avrupa’da yaşanan bu büyük değişim, reel politikanın dayatmalarının yanında bazı ortak değerlerin motivasyonuyla da gerçekleşmiştir. Bu ortak değerler aynı zamanda AB ortaya çıktığında AB’nin amaçları olarak metinlere geçmiştir; bunlar bölgesel işbirliği, demokrasi ve iyi yönetim, şiddetli çatışmanın önlenmesi ve uluslararası suça karşı savaştır[1] . Ancak Avrupa bütünleşmesinin bu amaçlarının karşısında başka engeller mevcuttur. Örneğin bütünleşmenin temel aktörleri olan ulus devletlerin ve bunlar adına karar veren liderlerin eğilimleri. Liderler tarafından içgüdüsel olarak ulusal egemenlik haklarının paylaşılması imtina edilen bir durum olmuştur. Uluslarüstü bir kuruma yetki devrinin ulusal çıkarlara zarar vereceği düşüncesi bu eğilimin oluşmasında ana etkendir. Neticede bütünleşmenin devamı için idealizmden fazlası gerekliydi ve rasyonel süreçler sonucu alınan stratejik kararlar ile yani reel politika ile bütünleşme mevcut konuma getirildi[2] .Ne olursa olsun, Soğuk Savaşın ikiye böldüğü dünyada demir perdenin batısında kalan Avrupa ülkeleri  bu ortak değerlerin savunucusu pozisyonunda olmuş, bu ortak değerleri harekete geçirebilmiş  ve bu ortak değerler 10 yıllık süreçlerde Avrupa bütünleşmesini 90’larda AB’ye dönüştürmüştür. Gelinen nokta Kissenger’ın bahsettiği “telefon numarası olmayan” Avrupa ile kıyaslandığında oldukça başarılı olarak değerlendirilebilir.
Bugün ise bu bütünleşmeyi daha ileri bir noktaya taşımak AB kurumlarınca amaçlanmaktadır. Daha ileriye noktanın neresi olduğu ve AB’nin önümüzdeki yirmi yılda kendisini nerede gördüğünü Javier Solana’nın kaleminden görebiliriz. Solana’ya göre Avrupa için önümüzdeki yirmi yılda temel amaçları barış alanını genişletme, güvenliği AB sınırları dışarısında da sağlama, kurallara bağlı bir uluslararası düzen kurma olarak sıralanabilir[3].
Ancak bunun yanında 2010’a geldiğimizde ise AB’nin önünde bütünleşmeye zarar verecek kapasitede üç büyük sorun ortaya çıkmıştır ve bu üç sorun Solana’nın bahsettiği hedeflerin önünde aşılması gereken engeller olarak durmaktadır. Bunları demokrasi açığı, ekonomik kriz ve yükselen sağ olarak sıralayabiliriz. Bu üç ilintili sorunun ortaya çıkardığı dinamikler Avrupa bütünleşmesinin paralelinde gelişen Avrupalılık kimliğinin aşınmasına sebep olmakta ve bu sebeple bütünleşme sürecine zarar vermekteler. Avrupalılık kimliğinin aşınması ile AB’nin uluslararası aktör olarak güç kaybetmesi arasında bir bağ kurulabilir çünkü AB’nin efektif bir aktör olabilmesi Avrupalılık kimliğinin gücüne bağldır.[4]
 
1.Demokrasi Açığı
Demokrasi açığı sorununu ortaya koyabilmek anlamında öncelikli olarak demokrasi açığını tarif etmemiz gerekmekte:
“ ‘Demokrasi açığı’ (democratic deficit) kavramı, AB’nin yeterince demokratik olmadığı ve işleyiş yöntemlerinin karmaşıklığı nedeniyle yurttaşlardan giderek uzaklaştığı ve yurttaşlarla karar alma merkezleri arasındaki mesafenin kapatılamadığı eleştirisini temel almaktadır. Bu eleştiriye göre, Birlik, kurumsal yapısı, yasama ve yürütme yetkilerine sahip olan AB konseyi ile demokratik meşruiyeti olmayan Komisyon’un (Komisyon üyelerinin AP’nin onayı alınarak üye ülkeler tarafından atanmasına ve Parlamento’ya karşı ortak sorumluluklarının olmasına rağmen) egemenliği altındadır. Bir başka deyişle temsili demokratik bir politik yapıya dayanan ulus devlet politikalarının, bu tür bir yapıya dayanmayan Birlik politikaları ile yönlendirilmesi önemli bir demokrasi açığı sorunu oluşturmaktadır.”[5]
Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, AB’deki demokrasi açığı ulusüstü kurumsallaşma arttıkça ve ulusal kamuoylarının ileri bütünleşmeye destekleri azaldıkça artmaktadır ve böylece AB bütünleşmesinin geleceği sorunlu bir hal almaktadır. Başta da belirttiğimiz gibi AB’nin 90’larda geldiği nokta, reel politikadan bağımsız bir idealizmle mümkün olmamıştır. Soğuk savaşın bitimi ve Almanya’nın birleşmesiyle AB’yi oluşturan ulus devletlerin kamuoylarında da bütünleşme yanlısı bir eğilim oluşmuştur. Böylece 90’larda yukarıdaki kurumlarda bütünleşmeye yönelik atılan adımlar aslında aşağıdaki kamuoyunun eğilimlerini yansıtmaktadır ve 90’lardaki durumda demokrasi açığı daha azdır. Fakat 2000’lerde Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sorunlar kamuoylarında Avrupa şüpheciliğini artırmıştır. Daha çok göçmen sorunu(göçmen sorununa yükselen sağ başlığında değinilecek) ile alakalı bu şüphecilik, kamuoylarının bütünleşme eğilimlerine zarar vermiş, AB anayasası gibi kilit bir konuda Fransa ve Hollanda gibi iki ülkede referandumda hayır oyu çıkmıştır. Bu durum aslında liderler bazında varılan uzlaşmaların kamuoyu nezdinde ne kadar karşılığının olduğu sorusunu da akıllara getirmektedir. Avrupa’da bütünleşme demokrasi açığı ile el ele ilerleyemez.
Neticede artan demokrasi açığının ortaya çıkardığı sonuçları; bütünleşmeyi yavaşlatmak, Avrupalılık kimliğinin gördüğü zarar ve dolayısıyla AB’nin bir uluslararası aktör olarak gücünün azalması olarak özetleyebiliriz.
 
2.Ekonomik Kriz
Dünyada hakim olan ekonomik kriz Avrupa bölgesini de etkilemiştir. Özellikle Yunanistan bu krizden en çok etkilenen AB üyesi ve Avro kullanan ülke olmuştur. Yunanistan devletinin özel sektöre borçlarının gözle görünür bir şekilde artarak, devleti borçları döndürmeyi imkansız hale getirmesi sonucu Yunanistan ekonomisi çöküşün eşiğine gelmiştir.
Bu kriz elbette ki AB üyelerinin ekonomik yapılarını da etkiledi. Ulusal ekonomiler küreselleşmenin geçirgenliğinde krizde yara aldılar. Ancak daha vahimi olan Yunanistan örneği Eurozone için büyük bir tehlike teşkil etmekte şu an. Zira Yunanistan’ın borçlarını döndürememesi ve “batması” Eurozone’da İspanya, İrlanda, Portekiz ve Belçika’da hükümet fonlarını sarsan bir olaylar zincirini tetikleyebilir.[6]
Peki kriz AB’nin dış politikası için ne anlama gelmekte? Burada iki boyutlu bir tehlikenin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. İlk olarak ekonomisi zayıf bir Avrupa dış politika olarak da zayıf bir demektir. Avrupa değerlerinin arkasındaki en büyük güç şüphesiz bu değerlerin oluşturmuş olduğu ekonomik refah alanıdır. Bu refah alanının zarar görmesi AB’nin bir uluslararası aktör olarak etkinliğini zedeler.
İkinci boyut ise bir sonraki başlık olan yükselen sağ ile ilgilidir. Ekonomik kriz, piyasalarda istikrarsızlığa sebep olmakta, işsizlik ve enflasyon gibi popüler göstergeleri olumsuz yönde etkileyerek kamuoylarında bir huzursuzluk hali ortaya çıkarmaktadır. Bu halden de en fazla aşırı sağ partiler yararlanmaktadır. Hollanda örneğinde Geert Wilders’in Özgürlük Partisi’nin gücünü artırması ile ekonomik durgunluk ve göçmenlerin daha görünür hale gelmeleri arasında bir korelasyon var.[7]
Böylece ekonomik refahı zarar görmesi ile Avrupalılık kimliğini oluşturan değerlere zarar veren bir siyasi hareketin de yükselişi arasındaki bağ, AB’yi uluslararası aktör olarak daha az etkin kılmakta. Toplumun giderek içeriye kapanması aslında giderek artan nefret söylemlerinin, stereotipleştirmenin ve en sonunda ırkçı şiddetin bir ürünüdür. Şüphesiz ki ekonomik istikrarsızlık ile bu durumların ortaya çıkması alakasız konular değildir.
 
3.Yükselen Sağ
İkinci Dünya Savaşı sonrası yıkılmış Avrupa ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebilmek için savaş sonrası ihtiyaç duyduğu iş gücünü Avrupalı olmayanlarla karşıladı. Müslümanların ekseriyette olduğu bu göçmenlerin kendi kültürleriyle birlikte Avrupa’ya yerleşmeleriyle Avrupa’da göçmen sorunu başlamıştır diyebiliriz.
Avrupalı olmayan Avrupalıların sayılarının gözle görülür düzeyde artması, kendi kültürlerini ve dillerini koruma çabaları ile Avrupa’nın “yerlileri” arasında bir gerilim oluştu. Bu gerilimin en çok olduğu nokta ise teorik çerçevede neo-ırkçılık olarak adlandırabileceğimiz durumdur. Neo ırkçılığın teorik çerçevesini ise Etienne Balibar’ın “Bir Neo- Irkçılık Var mı?” makalesinde görmekteyiz:
“Dekolonizasyon döneminin yeni ırkçılığı göç akışının metropollerden kolonilere olduğu dönemi n değil tam tersine eski kolonilerden metropollere doğru olduğu ve insanlığın tek bir siyasi oluşum içerisinde yaşarken bölündüğü dönemin bir ırkçlığıdır. İdeolojik olarak Fransa’da göçmen sorununa bağlı şu an ki ırkçılık ‘ırksız ırkçılık’ çerçevesine oturmaktadır. Bu biyolojik mirası değil fakat kültürel uyuşmazlıkları ön plana çıkaran bir ırkçılıktır… hayat tarzlarının ve geleneklerin uyumsuzluğunu savunan bir ‘farklılıkçı ırkçılık’.”[8]
Böylece İkinci Dünya Savaşı sonrası lanetlenmiş ve insanlık suçu sayılmaya başlanmış biyolojik mirasa bağlı hiyerarşik ırkçılık yerini yine hiyerarşik olan fakat bu sefer referans noktası olarak kültürlerin üstünlüğünü-alçaklığını alan bir ırkçılığa bırakmıştır. Bu ırkçılık, bildiğimiz manadaki klasik ırkçılık mekanizmasının gördüğü işlevi görürken, onun Holokostta sonucu lanetlenmiş kısımlarını bir örtü altına almaktadır, böylece İsveç’te, Hollanda’da, Fransa’da ve Almanya’da örneklerini gördüğümüz benzer karakteristiklere sahip siyasi hareketlerin beslendiği kitlenin ideolojisi de ortaya çıkmaktadır.
Bir önceki başlıkta belirttiğimiz gibi Geert Wilders kriz ve göç sorununun ortaya çıkardığı bir liderdir. Yükselen sağın Avrupa bütünleşmesine tehdidini kavrayabilmek için onun Hollanda’nın AB’ye aktardığı paranın “doğuya yardıma gidiyor” diyerek “israf” kaynakların kısılmasını önermesi ve bu paranın Hollanda içerisinde daha iyi kullanılabileceğini belirtmesi bu zihniyetin ayrıca bütünleşmenin geleceğini nasıl tehlikeye attığını gösterir nitelikte.[9]
Avrupa’da yükselen sağın başka bir alameti olarak Almanya lideri Angela Merkel’in ‘Multi-Kültürellik çöktü’ açıklamasını görebiliriz[10]. Fransa’da Hollanda’da, İsviçre’de, İsveç’teki eğilimlere paralel bu açıklama ile farklı kültür ve yaşam biçimine sahip insanların “Avrupalı” olmaları beklenmekte ve devlet eliyle de bunun sağlanması için önlemler alınmakta. Lakin bu duruma karşı farklı olanın tepkisinin oluşturacağı gerilim bir yana, devlet eliyle farklılıkların azaltılmaya çalışılıp homojen bir toplum ortaya çıkarma girişimi bizzat Avrupa değerleriyle çelişmekte. Hal böyle olunca AB’nin etkili bir uluslararası aktör olarak iş görmesi, Avrupa nüfusunun bir kısmını dışlayarak mümkün gözükmemekte. Bu bağlamda yükselen sağ hem ulusal egemenliğe daha çok vurgu yapmakta ve bütünleşmenin geleceğini zarara uğratmakta hem de nüfusun bir kısmını dışlayarak Avrupa değerlerinin kendisiyle çelişmekte.
 
Sonuç
AB’de yükselen ırkçılık, ekonomik kriz, ulusal duvarları yükselterek “Avrupalılık” fikrini-kimliğini aşındırdı, bu kimliğin ve değerlerin önemli bir parçası olan ekonomik refahı tehlikeye attı, halbuki ortak dış ve savunma politikası ile ortak dış politikanın sağlıklı olarak işleyebilmesi için Avrupa kimliğinin ulusal aidiyetlerden de güçlü olması gereklidir, dolayısıyla Avrupa kimliği ile AB’nin uluslararası bir aktör olarak güçlenmesi bu bağlamda bağlantılıdır. Avrupalılık olmaksızın AB’nin uluslararası aktör olarak varlığı da tartışmalıdır.
Ekonomik olarak gücünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya, içe kapanmış, ve içeride de nüfusunun bir kısmını “yerli” görmeyen bir Avrupa’nın ortak dış politika geliştirmesi, etkili bir uluslararası aktör olarak sahne alması , demokrasi açığı sorununun ortaya çıkması nedeniyle mümkün gözükmemektedir. 80’lerde ve 90’larda AB atılımına baktığımızda, bu atılımın kamuoyundan bağımsız sadece yukarıdaki birkaç bürokratın inisiyatifiyle gerçekleşmediği açıktır. Bu noktadan hareketle Solana’nın hedeflerine ulaşmak için AB’nin gelecekte bahsedilen üç sorunu çözme yolunda girişimlerde bulunması gerekmektedir.


[1]Karen E. Smith, European Union Foreign Policy in a Changing World, Oxford:Blackwell,2003,s. 195
[2]Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi, Çev. Hale Akay ,İstanbul: Kitap Yayınevi, 2009, s.17
[3]Javier Solana,“ The Future of The EU as an International Actor” http://www.consilium.europa.eu/uedocs/cms_data/docs/pressdata/en/articles/84349.pdf 03.01.2011
[4] Brian White, Understanding European Foreign Policy,New York: Palgrave, 2001,s. 175
[5]Emre Yıldırım, “Avrupa Parlamentosu ve Demokrasi Açığı”, http://www.tasam.org/index.php?altid=2193 03.01.2011
[6]Paul De Grauwe, “Greece: The Start of a Systemic Crisis in Eurozone?”, http://www.voxeu.org/index.php?q=node/4384 03.01.2011
[7] Saskia van Genugten ve Erik Jones, “The Far Right Cherishes This Crisis”, http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2009/apr/13/global-economy-globalrecession 03.01.2011
[8]Etienne Balibar, ‘Is There A Neo-Racism?’, Race, Nation, Class; Ambiguous Identities, Balibar&Wallerstein, London: Verso, 1991, s. 18
[9] Saskia van Genugten ve Erik Jones, A.g
[10] “Merkel says German multicutural society has failed” http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-11559451 03.01.2011
08.07.2011 12:39
Yazarın Diğer Yazıları
Bu site içeriğinin telif hakları Uluslararası Çatışma Çözümleri Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz. Bu sitede yer alan CICR'nin kurumsal bilgileri ile CICR Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; CICR'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
MARKA
© 2017 - Uluslararası Çatışma Çözümleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bu web sitesi T.C. Doğu Marmara Kalkınma Ajansının desteklediği “MARKA/11-01/TD01-030” 2011 yılı Teknik Destek Projesi kapsamında hazırlanmıştır.
İçerik ile ilgili tek sorumluluk YALOVA ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI ÇATIŞMA ÇÖZÜMLERİ UYGULAMA ve ARAŞTIRMA MERKEZİ 'ne aittir ve T.C. Doğu Marmara Kalkınma Ajansının görüşlerini yansıtmaz.